Dersim İnancı’nda

YILAN VE TARİKAT DEĞNEĞİ

 

Munzır Comerd

 

 

 

Museviler’in inancına göre, Tanrı bir gün Musa’ya görünüp onu İsrailoğulları’na göndermek istediğini söyler.

                “Fakat Musa cevap verip dedi, ama onlar bana inanmayacaklar ve sözümü dinlemiyecekler. Çünkü, Rab sana görünmedi, diyecekler. Rab ona, bu senin elindeki nedir, dedi? O da dedi ki, değnek. Dedi, onu yere at. Ve onu yere atınca, değnek yılan oldu ve Musa ondan kaçtı. Rab Musa’ya dedi, elini uzat kuyruğundan tut onun. O, elini uzatıp kuyruğundan tutu onu ve yine elinde değnek oldu o. Ta ki atalarının Rabbi, İbrahim’in Rabbi, İshak’ın Rabbi ve Yakub’un Rabbi sana göründüğüne inansınlar.”[i]

                Okuduğunuz bu cümleleri Tevrat’tan alıdık sevgili okurlar. Bilindiği gibi hz. Musa da tanrının değneğine (asasına) verdiği güç ve kudretle bazen onu Firavun’un önünde yere atarak yılana dönüştürür, bazan onu sulara vurarak zehirler, bazan de yerlere vurarak Mısır’ı sineklere, hastalıklara boğar. Amacı kendi kavimini Mısır’dan çıkarabilmek için Firavun’u dize getirmektir.

                Biliyorum, şimdi çoğunuzun aklından Dersim’in dağlarında elinde değneği yılan oluveren onlarca bava’nın (dede’nin) adı geçiyordur. Üstelik Dersim’in bava’ları değnekleriyle, halkın çıkarlarını korumak adına başka halkları topluca cezalandırmamışlar. Zaten Dersim İnancı’nda böyle bir anlayışa yer yoktur. Dualarında “Ya Heq/ Xızır tı sala tern u husk têwerte de mevêsnê!” (Ya Hak/ Hızır sen yaş ile kuruyu birlikte yakmayasın!) diyen Dersimliler değil mi.. Öyleyse bu değnekler ne işe yarıyor?

                İşte bu soruya cevap bulmaya çalışacağız. Yani bu yazıda Dersim İnancı’nda yılan ve tarikat değneği üzerinde duracağız.

                Yılan, tektanrılı dinlerin onu yok etme çabalarına rağmen, günümüzde hâlâ daha bir çok halkın inancında kendini hisettiriyor. Hatta kimi çoktanrılı inançlara sahip halklar, yılanı tanrı mertebesine bile oturturlar. Asya’da

özellikle Hindistan’da, Afrika’da ve ta Amerika’da kimi halklarda çok açıktır bu.

                İnsanlığın ortak kültür hazinesi olarak kabul edilen kimi tarihi eserlere, bu inancını yansıtmış bizden asırlarca önce gelip geçenler. İnsan, Kuzey Afrika’daki Mısır piramitlerine, ya da Amerika’daki Maya piramitlerine bakınca bunu hemen fark edebiliyor. Anadolu’da da insanlığın en eski yerleşim yeri olarak kabul edilen Urfa’ya yakın Nevali Cori’de, arkeologlar, mabet olarak kullanılan bır odada, önünde ibadet edilen, arkasından tepesine doğru bir yılan kabartması olan bir insan kafası heykelini bulmaları hayret vericiydi doğrusu.[ii]

                Verdiğimiz örneklerde de görüldüğü üzere, halkların inancındaki yılanla çok derin bir zamanda ve çok geniş bir mekânda rahatlıkla karşılaşabiliyoruz. Yani sadecene Dersimlilere özgü değil bu. Ama her halk da olduğu gibi Dersimlilerin de kendine özgü renkleri ve farkı var elbette. Dersim İnancı’nda yılan ve tarikat değneğine bunun nasıl yansıdığını, şimdi, derlediğimiz folklorik ürünlerden örneklerle açıklamaya çalışalım. 

                Yazının akışından da anlaşılacağı gibi burada ele alacağımız konuyu iki bölümde topluyacağız. Birincisinde tarikat değneğine yansıyan yönüyle Dersim İnancı’nda yılan ve ikincisinde de tarikat değneğinin dışında kalan yönleriyle Dersim İnancı’da yılandır.

 

I-TARİKAT DEĞNEĞİ VE YILAN

 

                Söz değnekten açıldı mı Dersim İnancı’nda ilk akla gelen Hızır’ın değneğidir kuşkusuz. Yoksullara sahip çıkmayanlara, yaşlılara sahip çıkmayanlara karşı kullanıyor değneğini Hızır. Ya da çığda kalanların imdadına yetişerek değneğiyle bir vuruşta kurtarıyor onları. Yani Musa’nın tanrısının tam tersidir Dersimlinin tanrısı, ve gerçeği sorarsanız değneği de öyle. Yani haklı ile haksızı, suçlu ile suçsuzu ve yaş ile kuruyu bir tutmayan bir inanç.

                İşte Dersimliler Hızır’ın bu adaletli değneği adına “Çüyê Heqi/ Xızıri bo!” (Hak’kın/ Hızır’ın değneğine and olsun!) diye and içerler. Ya da “Mı torê çüyê Heqi/ Xızıri no ro ke..” (Sana indirdiğim şu Hak’kın/ Hızır’ın değneği adına..) diyerek birilerini olumsuz bir durumdan alıkoymaya çalışırlar.

                Tam da bu noktada, yani Hızır’ın değneğini düşünürken aklıma ünlü bir ozan geliyor, ünlü mü ünlü bir destan...

 

“Buyruğunda bir yığın halk var,

değneği, yasaları verdi Zeus senin eline

yönetsin, çekip çevirsin diye halkı.

(...)

Bak sana diyeyim, ant içeyim bu değnek üzerine ki,

dağlarda gövdesinden kesildi alındı bu değnek,

üstünde bundan böyle ne bir dal, ne bir yaprak bitecek,

ne de bir tek çiçek açacak bundan böyle;

bir bıçak aldı götürdü yaprağını, kabuğunu.

Şimdiyse, Zeus adına hak koruyanlar,

Akhaoğulları taşırlar ellerinde onu.

İşte bir büyük ant sana bu değnek üzerine...”[iii]

 

                Okuduğumuz bu dizelerdeki yabancı isimler olmasa, Dersimlilerin tarikat değnekleriyle ilgili anlattıkları söylencelerden biri olduğuna aldanabilirdi insan. Ama Homeros yazıyor bu mısraları... Hani şu ozanların piri bundan ikibin beşyüz yıl önce ünlü destanı İlyada’da. Sanırsınız ki Dersimlilere şu hatırlatmalarda bulunuyor Homeros: Biz de Zeus’un değneğinin kutsallığına inanırdık... Onu elden ele verir, onunla yönetirdik... Onunla hak korur, onunla yasaları uygulardık... Onun üzerine ard içerdik, ey Dersimliler tıpkı sizin “Çüyê Heqi bo!” (Tanrı değneğine and olsun ki) dediğiniz gibi.

                Homeros’la yüz yüze geliyoruz... Bu buluşmanın sevinciyle yüreğimiz çoşuyor... Ama ayrılmak zorundayız. Ve onun, destanıyla ölümsüzleştirdiği Zeus’un kutsal değneğini tarihte bırakıp, yine Dersim’in gerçeklerine dönüyoruz.

                Tarikat değneği’nin Dersim dilindeki adı halk arasında çok yaygın olarak “Ewliya” (Evliya) ya da “Jiare”dir (Ziyaret). Dinsel açıdan, çok az bir kesim tarafından olsa da “Tarıq” (Tarık/ Tarikat Değreği’nin kısa söylenişi olmalı) adıyla tanınmaktadır. Bunlar, her ne kadar Dersimlilerin “Cemê Ca Vatene” dedikleri “Görgü Cemleri”nde kullanılıyorsa da, aslında halkın nazarında bunun üstünde çok daha geniş bir inanç alanına çekilmişlerdir.

                Gerektiğinde yılan olabilen, esasında yılan olanlardan bir kısmının zaman zaman da don değiştirerek güvercin oldukları bilinen, bir hatada kendisinden kan akabilen, ya da yine bir hatada kaldığı evi terkedip gidebilen canlı ziyaretler olarak görülür. Hatta daha da ileriye giderek insanların kaderiyle oynayabilen, hastaları sağlayan tanrısal nitelikli varlıklardır onlar.  

                Cemlerde bava’nın söylediği Zazaca ilahiler eşliğinde kılıfından zar zor çıkarılır. Çıktığında yılan donundadır ve kendisini çıkaran bava’yı yerlere vurur, hatta bava’yı tutarak kapıdan götürüp bacadan getirir, bacadan götürüp kapıdan getirir. Binbir güçlük, yakarış ve yalvarışlarla, ilahilerle tekrar kılıfına konur. Kılıfları ya geyik postundan, ya da yeşil renkli bir kumaştan yapılmıştır.

                Eğer bir yıl hiç görgü cemi olmaz da kılıfından çıkarılmazsa, Dersimlilerin “Newê Marti” dedikleri ve hz. Ali’nin doğum günü olark anılan martın dokuzunda kurbanlar keserek, lokmalar pişirerek kılıfından çıkarır yıkarlar. Bu suya ilaç gözüyle bakarlar. Kılıfa konan bu tarikat değneklerinin yeri eskiden ekseriyetle evlerin ortasında duran sütünlardı. Şimdi de duvarlara asmaktalar.

                Bundan başka da perşembeden perşembeye akşamları önünde mumlar yakar, duruma göre büyük ya da küçük lokmalar dağıtırlar.

 

TARİKAT DEĞNEKLERİDEN

BAZILARI

 

                Tarikat değneğinin kaldığı ev inançlı, itikatlı bir evdir hiç kuşkusuz. Zaten böyle olmazsa olmaz. Yani tarikat değneği burayı terkeder. Sonra, kaldığı evi terkedip kayıplara karışan nice tarikat değneğinin öyküleri de anlatıp dururlar diller dillere, kuşaklar kuşaklara.

                Tarikat değnekleri hangi evde iseler, görgü cemleri de o evde tutulur. Yani “Tarıq” sabittir, cem tutmak için bir başka mekana götürülmez. Götürülmesi halinde onun buna razı olmayacağına ve kendisine istenilen değeri vermediklerine inananarak evlerini terkedeceklerine inanırlar. Bava Dewrês bir “Ewliya”nın adını anarak onun rızasız olarak götürüldüğünü ve bunun doğal bir sonucu olarak “onu götüren kişinin kızı, kardeşi ve yeğeni öldü. Kendisinden bir hayır görmedi... Çok insanı öldü...” diye bize aktarıyor.

                Tarikat değneğinin bulunduğu ev her hangi bir ev olabiliyor. Yani bir ocağa bağlı bir bava, dede olması koşulu aranmıyor. Zaten bunların bir kısmını, hayattayken çıkardığı mucizelerle kutsallığını kanıtlamış kimi bava’lar ya da kimi derviş’ler çocuklarına bırakmışlardır ve bugün de o kuşaktan ailelerin elindedirler. Bunlardan bir kısmı da yine bu nitelikteki bava ve derviş’ler tarafından inancından, itikatından kuşku duyulmayan kimi talip’lerine verilmiştir, bugün de onlardadır. Yine söz konusu kişiler tarafından rehber’lere verilenler de var ki hâlâ onlarda durmaktadır. Nereden ve kimden kendilerine verildiği bilmeyenlerin yanında, daha farklı yollardan da kendilerine verilen “Tarıq”ların varlığı da biliniyor.

                Kendisinde tarikat değneği olan evler de sanıldığı gibi az değil Dersim’de. Hemen hemen her köyde, hatta kimi mezralarda en azından bir tane bulunmaktadır. Müsahiplik, geçmişte itikatın olmazsa olmazlarındandı. Müsahibi olmayana iyi gözle bakılmadığından çok sık görgü cemleri yapılırdı. Bu nedenle tarikat değneği her yerde bir ihtiyaçtı.

                Söz konusu bu “Ewliya”ların kendisine mal olmuş birer adları var Dersim’de. Bugün de bu adlarla bilinirler. Özellikle Erzincan ve Pülümür yöresinden derlediğimiz az sayıdaki tarikat değneği adları ve yine onlarla ilgili bilgi ve söylencelere şöyle bir gözatıyoruz:

 

1–“Ewliya Buki”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Bu ‘Tarıq”ın “Dewrês Eylas” adındaki Khurêsli bir dervişin asası olduğu söylenir. Bava Hesenê Kolu’dan bu tarikat değneğiyle ilgili şu söylenceyi birazcık  kısaltarak buraya alıyoruz:

 

                “Rivayete göre bir gün yabanda malını güden Dewrês Eylas’a bir konuk gelir. Bu, kızı aklını yitirmiş bir beydir. Kızının derdine derman ararken Dewrês Eylas’ın namını duyar. Kızını alır adamlarıyla birlike varır Dewrês‘in mekanına. Evden yabana haber salıp,

–Tez gel! uzaktan misafirler geldi!

derler. Dewrês Eylas malına sahaplık yapmaları için iki kurdu sürünün başına koyarak eve gelir.

                Kızın rahatsızlığını dinledikten sona elinde değneğiyl gerilerek,

  –Ya tanrım!

der ve kıza bir tane vurur. Aniden kızın yanında köpek donunda bir cin belirir. Dewrês,

–Oşt!!!Oşt!!!

diyerek bunu kovar. Ama bunun asası da ortadan yarılır. Kız düzelerek babasının yanında usul usul oturur.

                Kalkıp giderken Bey, buna,

–Dewrês Eylas! dünya malı ne istiyorsan söyle vereyim sana!

der. Onun gözü ne dünyanın malındaymış, ne de mülkünde. Değneğini vererk der ki,

–Hiç bir şey istemiyorum! Sen şu asamı götür bilezik taktır ki iyicene kırılmasın!

                Bey, onun değneğini götürüp bir ustaya verek,

–Buna üç tane altın bilezik tak!

der. Usta bilezikleri hazırlayıp çiviyle çakmaya kalkınca, değnekten kan akar. Bunu görüp hayretler içinde kalan usta, çivileri çekerek bilezikleri kaynakla birleştirir. Sonra dükkanda bırakarak çekip eve gider. Sabah geldiğinde mübareği bulamaz. Dewrês Eylas bunlara haber göndererek,

–Telaşlanmanıza gerek yok! Değneğim kendiliğinden eve geldi! Ben sizden razıyım, bir şey istemiyorum!

der.

                Şimdi Dewrês Eylas’ın bu asası Balaban Deresi’nde “Buk” diye bilinen yerde, yine onun evlatlarından bir Khurêslinin evindedir. Kırmızı, uzun ve bilezikli bir değnek. Bava’lar onu kılıfından çıkardıklarında, bava’yı tutarak kapıdan götürerek bacadan getirir, bacadan da götürerek kapıdan getirir! Kimin gözünde yılan, kimin gözünde genç bir kız ve kimisin de gözünde güvercin olduğu söylenir.”

 

2–“Ewliya (Jiara) Çê Pori”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Bava Derws bunun hakkında şunları aktarıyor bize:

 

                “Jiara (Ewliya) Çê Pori (diye bilinen bu ziyaret ve tarikat değneği) bazan bir çift güvercin, bazan da yılan oluyor. Nice kişilerin gözlerinde yılan oluyor. Bundan dolayı da buna “Jiara More” (yani “Yılan Ziyareti”) deniyor.

Bava Por topaldı. Şu ayağı içe doğru eğikti. O da ( “Ewliya”yı kast ediyor) Bava Por’u bacadan götürür, tavandaki delikten getirirdi. Tutup silkeler, “küt”diye yere çarpardı. Hak’ka yakardıklarında çıkarırlardı. Sonra suyla yıkar ve suyunu milllete verirlerdi.”

 

3–“Ewliya (Jiara) Gobırge”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Bava Dewrês:

 

                “Bu “Gobırge” diye bilinen köyün “Ewliya”sı (ziyaret ve tarikat değneği) idi. Seyidê Dême’nin evindedir.”

 

4–“Ewliya (Jiara) Kistimi”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Bava Dewrês:

 

                “Bunun sahibi Kürtçe konuşan bir Alevidir. Khurêslilere talip’tir. Şu parpaktan (bava’yı) tutarak dam başına götürür, tavandaki orta delikten silkelerdi. Bazan da bırakarak aşağıya düşürür, kendisinde bir hayır komazdı.”

 

                Kızılbelli bazı bava’lar da:

 

                “Bu Dewrês Murteza’nın asasıdır. O da Kızılbelli Khurêslilerle aynı nesilden geliyor. Dewrês Murteza’nın yatırı “Auge” denen köydedir. Auge de Kistim’le yan yanadır.”

demekteler.

 

                Bava Hesenê Kolu ise bu konuda:

 

                “O, Hızır’ın değneğidir! Hızır,

–Al şu değneği yerine bir inek ver bana!

deyip elindeki değneği verip ineği almış.”

(Kızılbelli Khurêsliler, Bava Hesen’in bu görüşünü benimsemezler, yanlış bir kaynaktan bilgilenmiş, derler.)

 

                Nuri Dersimi “Kistim Evliyası”Zerdüştlük’teki kötülük tanrısı “Ahiraman”a benzetir ki yanlış bir değerlendirmedir bu. Esasında Dersim İnancı’nda bir kötülük tanrısı aranacaksa, kötücül cin ve perilerin “komutanı” olarak bilinen “Evdıl Musa”nın hakkını yememek lazım. Dersim İnancı’nda oynadığı rolle İran mitolojisindeki “Ahiraman”a benzerliğine biz daha önceki yazılarımızda da dikkat çekmiştik zaten. “Kistim Evliyası” ise Dersim’deki onlarca Ziyaret ve Tarikat Değneğinden biridir sadecene.[iv]

 

5–“Ewliya Çê Morê Şiay”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Bava Hesenê Kolu bu “Ewliya”yla ilgili şunları söylüyor:

 

                “Bu (ziyaret ve tarikat değneği) Pırdo Sur’da (Kırmızıköprü’de) Tornê Api gillerdedir. Bunlar İstanbul’a gittiklerinde bunu da birlikte götürdüler. Bu da Khurêsli bava’ların asasıdır.”

 

                Xalıka Gülizare ise şunları belirtir:

 

                “Moro Şia (Kara Yılan), Kemanlı aşiretinin piridir. Onun adıdır. And içtiklerinde,

–Moro Şia bo! (Kara Yılan adına and olsun!) derler.”

 

                Kızılbelli Khurêsliler de “Ewliya Morê Şiay”a (Kara Yılan Evliyası) dair bize şu bilgileri verdiler:

 

                “Bava Bav, Çê Morê Şiay ailesinin Kemanlı aşiretinden olduklarını söylemiş. Ocakzade değiller ama yine de pirlik yaparlar. Hesenê Çhali gillerin takımı bunların taliplerindir.

                Dewrês Eylas’ın devrinde Kızılbelli Khurêslilerle aynı cedden gelen iki bava bir gün bu aileye giderler. Burada kerametler çıkarılar. Evin hanımı ekmek pişirmek için hazırlıklar yapar. Sacı indirip altında ateş yakmak isterken, bava’lardan biri yerinden fırlar. Önünde oturup ayaklarını sacın altına sürer. Kadın, onun ayaklarından çıkan ateşle ısınan sacda ekmek pişirir.

                Ona nisbet bu kez sıra diğer bava’ya gelir. O da yerinden kalkarak, döşünden elleriyle kara yılanlar çıkarıp çıkarıp yere koyar.

                Bunun üzerine bunlar birbirlerine düşerler. Biri diğerine beddua ederek,

–Evine varmayasın inşallah!

der. Beddua edilen bu bava kalkıp eve gitmek isterken, konuğu olduğu evin eşiğinde düşüp ölür.

                Kemanlı ev sahibi itikatına sağlam biri olduğundan, arı kovanlarını koyduğu evden daha temiz bir yer olmadığını düşünerek, ölen bava’yı götürüp kovanların yanıda indirir.

                Bava’nın evine haber salarlar ki cenazeyi almaya gelsinler. Kovanların olduğu evden cenazeyi almak için ailesiye birlikte gidip bakarlar ki, ölen bava hem terlemiş ve hem de hafiften gülümsemekte. Bunu gören ev sahibi cenazeyi götürmelerine razı olmaz ve kovanların olduğu bu yerde bava’yı defnederler.

                Bunlara Çê Morê Şiay (Kara Yılan Ailesi) denmesinin nedeni budur işte.  Söz konusu ziyaret ve tarikat değneği de bu evde bulunuyor.”

 

6–“Ewliya Dewrêsê Qıci”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Tercan’ın Pırnaşel köyüne bağlı “Mazra Dewreşi” adıyla bilinen mezrada, Khurêsli bir ailenen evindedir. Bunlar bir değil iki tarikat değneğidir. İkiside bir evdedir.

 

7–“Ewliya Dewrês Heseni”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Apo Ali bunun hakkında bize şu bilgileri veriyor:

 

                “Dewrêsê Qıci ailesinin “Ewliya”larıyla bizim rehber’imiz Dewrês Hesen’nin “Ewliya”ları birbirleriyle kızkardeşlermiş. Karşılıklı olarak ziyaretlerde bulunurlar. Dewrês Hesen’nin “Ewliya”larından birinin adı “Ewliya Meleke”, diğerinin de “Ewliya Sultane” dir. Dewrês Hesen Areyli aşiretindendir.”

 

8–“Ewliya Çê Sılê Sadi”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Bu ziyaret ve tarikat değneğinin hikayesini de bize Apo Ali aktarıyor:

 

                “Qaz ile Sad iki erkek kardeşlermiş. Dewrês Hesenê Xozati denen zat da bunların rehber’iymiş. Bu, değneğini eline alarak ineğini ahırdan dışarı çıkarır. Ve sonra da bu iki talibine der ki:

–Hanginiz değneği alacaksınız, hanginiz ineği?

                Sad, Dewrês Hesen’in eline vararak kendisinden değneği alır.

                Zaman geçer kış olur. Bir gün bu sığırı önüne katıp sürerken, sığırın arasından bir inek rahat durmaz. Bu da rehber’inden aldığı değnekle ineğe bir tane vurur. Hayvan olduğu yerde hemen ölür.

                Kızılbel’den Dewrês Khakıl buna,

–Sen nasıl olur da eline bu ateşi alıp dolaşmışsın böyle!!!

der.

                Bunun üzerine Sad, bunu bir geyik postuna koyarak evde asar.

                Bu “Ewliya” hem yılan, hem de güvercin olmaktadır.

                Bava Baqır, Yinkoye diye bilinin köyde bir kaç kez cem bağlarken, bu tarikat değneğini kılıfından çıkarır. Birinde, Bava Rızaê Garşiye kendinden geçer. Zor bela durdurular... Bava Bav’la berabermiş.”

 

9–“Ewliya Çê Dewrês Qemeri”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Khurêsli bir ailedir bunlar. Hak’ka yakarıken kendisini çıkaran bava’yı tutup bacadan götürüp kapıdan getirdiğini, kapıdan götürüp de bacadan getirdiğini anlatırlar.

 

10–“Ewliya Çê Sey Memedi”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Bu da Bamasurlu bir zattır. Bir cem töreni esnasında bu “Ewliya”yı kılıfından çıkardıklarında, evin çatısı havalanıp gökyüzünde yıldızlar görünmüş.

                Bu ziyaret ve tarikat değneğinin bir özelliği de, yavrulamasıdır. Yavruları yılandır. Şömininin önünde bir müdet durur sonra kaybolurlar.

                Deprem olup her yer yıkıldığıda, yalnız Sey Memed’in bu evi yıkılmıyor.

 

11–“Ewliya Tızvazi”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Tızvaz, Khurêslilerin yerleşik olduğu bir köy. Haydar Bey’in[v] gönderdiği bir grup çete Tızvaz köyünün malını zorla önlerine katıp götürürler. Gücü bunlara yetmiyen halk da bu “Ewliya”nın önüne varıp,

–Elinden ne geliyorsa kendini göster haydi!

diye yakınırlar.

                Bir yaz mevsiminde oluyor bu ve malı yedi kişi kaçırıyor. Bunlar malı sürerek Bağır’a doğru, Karagöl’e doğru giderler. Birden bir soğuk bastırır, bir tipi olur  ve ardından bir de yel eser ki yedisi birden donarlar.

                Tızvazlılar varırlar ki yedi beyaz kurt (Vergê Kuresi/ Kurs’in Kurtları) mala göz kulak oluyor. Malı alıp dönerler.

 

12–“Ewliya Tadayiye”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Bava Hesenê Kolu, bu ziyaret ve tarikat teğneğinin Gobırge köyünde “Çê Gırıki” diye tanınan ailede olduğunu söylemektedir.

 

13–“Ewliya Morê Suri”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Yine Bava Hesenê Kolu, bu “Ewliya Morê Suri”nin (Kırmızı Yılan Evliyası) Xarige köyünde “Çê Alê Rayberi” gilde olduğunu bize aktarıyor. Şıx Memadanlıların olduğunu belirtiyor.

 

14–“Ewliya Pirê Peji”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Pirê Peji Bamasurlu bir zatmış. Bu ermiş Dersim katliyamında, korkudan “Ewliya”yı götürüp dedesinin mezarına gömer. Bunlar Karagöl tarafında “Qayıxa Seydu” denen yerde kalmaktalarmış. Dedesinin mezarının olduğu yere de “Mezela Çhar Bırawu” (Dört Kardeşin Mezarı) derler. Onun dedesi burada yalnız değilmiş. Bu, “Ewliya”yı mezara gömüp eve dönünce, bir de bakar ki “Ewliya” ondan önce eve gelip yılan olarak sütuna sarılmış. Pirê Peji getirip önünde bir kurban kestikten sonra, tekrar kılıfına koyabiliyor mübareği.

 

15–“Ewliya Qızılbêli”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Kızılbel köyündeki Khurêslilerdedir. Bölgede yaşanan malum şiddet ortamından çok etkilendi bura halkı. Göçe ilk zorlanan köylerden biridir Kızılbel. Zorla ata yadigarı kutsal evlerinden kapı dışarı edilirken, askerlerin bu “Ewliya”yı tutup uçurumdan aşağı attıkları söylendi. Bir ara çıkıp geldiği yönünde duyumlar aldıksa da, şu anda kesin olarak akıbetini bilmediğimizi belirmmek istiyoruz.

 

16–“Ewliya Çê Ana Yemise”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Taseniye köyündeki Bamasurlardadır. Kızılbel’le aynı kaderi paylaşan bir köy. Bura halkı da göçe zorlandığından boşalmış durumda. “Ewliya”nın bulunduğu ev her halde Pülümür’de olmalı.

 

17–“Ewliya Ausenê Sereni”

(Ziyaret ve T. Değneği)

 

                Bu konuda Xalıka Gülizare’nin biza aktardıkları şunlar:

 

                “Auseno Seren köyünde cem bağlarlar. Bavalık yapan Sey Mıstefa kendinden geçer. Ziyaret bava’yı tutup parmağıyla dolaştırır.”

 

 

GÖRGÜ CEMLERİNDE TARİKAT

DEĞNEĞİ NASIL KULLANILIYOR?

 

                Tarikat değneği görgü cemlerinde kullanılıyor diyoruz ama bunu biraz da olsa açmakta yarar var. Müsahipler nelere dikkat ediyor, cemde nasıl davranıyorlar? Bava “Tarıq”la nasıl hareket ediyor? Bu soruların cevabını bize en ayrıntılı olarak birçok ceme katılıp görev almış, yetmişin üstündeki yaşıyla Bava Dewrês verebilrdi. Öyle de yaptık.

                İşte Bava Dewrês’in cevabı:

 

                “Görgü cemlerinde tarikat değneğini (“Ewliya”) nasıl mı çıkarıyorlar? Şimdi ben bava’yım, bu da (yanımızda oturan bir tanıdığı işaret ederek) zakirim benim. Saz çalıp deyişler söylüyor. Sizler de gelmiş cemde müsahiplerinizle görülüyorsunuz. (Görülmeye gelenler) boncuk cıncık boyunlarına takmazlardı. (Tabii)ellerine yüzükler de takmazlardı. Elbiselerini çıkarır uzun donları ve uzun iç gömlekleriyle kalırlardı. Bellerine Kemerbest bağlarlarlar.

                Sizler (müsahipler) dört beş çiftsiniz ve önünüzde zakir bulunmaktadır. Deyişler söyliyerek yavaş yavaş sema döner gibi gitmektesiniz. Gelip burda duruyorsunuz (önümüzü işaret ediyor). Bava soru soruyor. Zakir ise onların delil’i. Delil sorulara cevap veriyor:

 

(Bava Dewrês bize Bava ile Delil arasında geçen bu soru cevap safhasını Türkçe olarak aktarıyor. Biz de onu orjinal haliyle buraya alıyoruz.)

 

Başında ne var?

Tacı devlet!

Alnında ne var?

Yazıyı Hak!

Kaşlarında ne var?

Kudreti kalem!

Gözlerinde ne var?

Işığı Hak!

Burnunda ne var?

Miski amber!

Ağzında ne var?

Lalu gevher!

Kulaklarında ne var?

Seperu siper!

Belinde ne var?

Kemeru best!

Ellerinde ne var?

Hayırla şer!

Dizlernide ne var?

Rukuyu Hak!

Ayaklarında ne var?

Hak rızası için menzile ermek!

Hak diyeni Hak saklasın!!!

 

                Yine deyişler söyliyerek ağır ağır yürürler.

                Tarikat değneğini (“Jiare”) getirip kılıfından çıkarır, yıkarlar. Mübareği çıkarırken insanı öyle bir zorlardıki... Bava’yı tutup duvara çarpardı, yere çarpardı. Bava Por yaşlı ve sakkalıydı. Ama öyle güzel deyişler söylerdi ki... Şimdiki gibi değildi o zamanlar... Her şey onlarla gitti... Halk o zamanda sadece bir kuruş çıralık verirdi (bavalara). Ben daha oniki ya da ondört yaşlarındaydım... Kurbanlar keser, lokmalar getirlerdi.

                Müsahip olmak isteyenler çifter çifter gelirler. Yani her müsahip kendi hanım müsahibiyle birlikte bava’nın önüne gelirler. Ve şu şekilde dara dururlar (Bava Dewrês ayağa kalkıp başını boynundan öne doğru eğiyor). Her ikisi yanyana durmaktalar. Bava, bir kaç kez mübareği (ziyaret ve tarikat değneğini) enselerine değdiriyor.

                Eğer her iki çift de sırasıyla bu safhadan geçtilerse, bu kez de yine çifter çifter yere uzanırlar. Yerde yüzükoyun yan yanadırlar. Bava bu sefer de yerde tarikat değneğini sırtlarına sürerek der ki,

–Allah, Muhammed, ya Ali! Tarık altından geçene sorgu sual yoktur!

                Sırtlarına vurarak çifter çifter yerden kalkarlar.

                Hak göstermesin, kimisine (tarikat değneğini bava değdirmek istediği zaman) değmiyordu! Kalbi temiz olmıyanlardı bunlar. (Bava) her ne yapıp etse de sırtlarına değdiremez, böyle yüksekte kalırdı (elliyle tarif ediyor)... Bütün çabalara rağmen yine de değmezdi.

                Hak adına and olsun! biz böyle görmüştük!..”

 

                Burada bir ayrıntıya daha değinmedin edemiyeceğiz. Her ne kadar Dersim’de Zazaca konuşan ocak’lar görgü cemlerinde tarikat değneğini kullanıyorlarsa da, bunun yerine “Pençeyi Ali” dedikleri elleriyle, parmaklarını gererek avcunun içini “Tarık” olarak kullanan ocak’lar da var elbette. Örneğin Ağuçanlı dedeler bunu kullanırlar. Dersim’de bir sorun olarak görülmemiş bu, herkes benimsediği, inandığı yöntemi uygulamıştır. Ama dışarıdan gelerek bu huzuru bozmak isteyenler de yok değil hani...

                Örneğin, Nuri Dersimi bir Pençe– Tarık tartışmasına tanıklık ettiğini aktarıyor bize. Hacı Bektaş evlatlarından Cemalettin Çelebi, Ağuçanlı Seit Aziz’in desteğiyle yılan olabilen tarikat değinin yerine pençe’nin kullanılmasını ister. Ve bu konuda Erzincan bölgesinde Seit Aziz’i öne sürerek Alevileri zorlar. Hatta Nuri Dersimi’ye, git Kistim Evliyası’nı kır, o bir ağaçtan ibaret, derse de Dersimi bunu kabul etmez. Sonra halk bunu duyunca büyük bir tepki gösterir ve Cemalettin Efendi de geri adım atarak çeker Erzincan’dan gider.[vi]

 

II-DERSİM İNANCI’NDA

BİR BÜTÜN OLARAK YILAN

 

                Yazımızın birici bölümünde, yılanan Dersim İnancı’ndaki yerini tarikat değneği boyutuyla ele almaya çalıştık. Burada ikinci bölüme geçmeden şu gerçeğin altını bir daha çizmek istiyoruz. Tarikat değneği Dersim İnancı’nda, yalnız görgü cemlerinde kullanılıp sonra da bir daha ki ceme kadar bir kenara atılıp unutulan bir araç değildir. O, bu işlevinden daha önce, Dersimlilerin kendi dilleriyle ifade ettikleri gibi, kutsal bir “Ewliya” (Evliya) ya da yine aynı anlamada kullandıkları kutsal bir “Jiare”dir (Ziyaret). Onların bu inançları çok önplana çıktığından olmalı ki “Tarıq” sözcüğü bavalık yapan dar bir kesim içinde kullanılmaktadır. Ama tarikat değneğinin kutsal bir “Ewliya” (Evliya) ve “Jiare” (Ziyaret) olduğu gerçeğinene de sadık kalarak tabii...

                Zaten modern çağın insanların sosyal yaşamlarında estirdiği alt üst edişler fırtınısından olmalı ki, “Ewliya” bir “Tarıq” (tarikat değneği) olarak görgü cemlerinde hakkıyla kullanılmaz olmuştur. Cemlerde bava’nın duasını alıp, “Tarıq”ın altından geçerek kurulan müsahiplikler hayli azalmıştır. Ama diğer yönüyle, yani özünde bir ziyaret  olması, canlılığını korumaktadır. Onun önünde dilek ve temennilerde bulunarak ne kurban kesenler azalmıştır, ne de lokma dağıtanlar.

                Bu belirlemeden sonra, yılanın Dersim İnancı’ındaki yerini tarikat değneğinden başka diğer alanlarda da irdelemeye devam edelim.

 

BİR GÜÇ GÖSTERİSİ

OLARAK YILAN

 

                Bir güç gösterisi olarak yılan... Daha doğrusu yılana hükmetmek... Şu Dersim’in söylencelerini düşünüyorum.. Çoğunun kökü taa ilk çağlara varabileceği aklımadan geçiyor. Dersim tanrılarından Khurês sırtına binip bir at gibi dörtnala sürüyor aslanı. Üstüne üstlük bir de kamçı olarak yılan alıyor eline.. Her insanın zehirinden korktuğu yılan, artık zehir saçmayan bir kamçı oluyor onun elinde.

                Dersim İnancı’nda Khurês kurtlara da hükmeden bir tanrı. Ama bu kurtlar doğaüstüdürler. Khurês ve Khurêslilerle birlikteler. Khure’in Kurtları’nı (Vergê Khurêsi) bilmeyen yoktur Dersim’de. Kuzey Kutubu’ndaki kurtlar gibi bembeyaz ve boyunlarına bir gerdanlık gibi takılı olan kırmızı bir kurdeleyle dolaşırlar Khurês’in emrinde ve hükmünde. Bazan de Khurês’in bir ayı’ya binip onu sürdüğü aktarılır.

                Doğaya ve vahşi hayvanlara karşı çaresizlik içinde olan ilkçağ insanlarının özlemleri değil midir bu söylenceler yansıyan sevgili okurlar. Yalnızca Dersim’e özgü değil bu tabii. Vahşi doğa hayvanlarına hükmetmek, insanlara karşı onları denetim altına almak bütün tektanrılı dinlerden önceki inançlarda rastlanır. Hem de dünyanın bütün kıtalarında. Bulundukları ortamda hangi vahşi hayvanlar varsa onlar çıkıyor öne inançlarda. Yani Maya medeniyetindeki jaguar ve yılana karşı, Mısır medeniyetinde ya da Ortadoğu’da aslan ve yılanın olması yaşanılan doğal ortam gözardı edilmezse rahatlıkla açıklayabiliyor insan.

                Dersim İnancı’nda da, Dersimlilerin Khurês’i yavaş yavaş aslandan indirip ayı’ya bindirmeye çalışmaları, bulundukları doğal ortamda aslanın yerine ayı’nın geçmesiyle insan izah edebilir, ya da Dersimlilerin kendileri aslanlı bir ortamdan, içinde ayı’nın yaşadığı bugünki ortama gelmeleriyle.

                Tektanrılı dinlerden önce insanlara hükmetmenin, kitleleri denetim altına almanın bir yolu olmalı bu doğaüstü güç gösterisi. Yani vahşi yırtıcı hayvanları kontrol etmek. Bunu, hem insanlara dini açıdan hükmetmek isteyenler ve hem de insanları yönetmek isteyenler kullanmışlardır. Kanıtları hâlâ orta yerdedir. Tarihi eserlere bir göz atmak yeter de artar bile.

                Şimdi burada bu güç gösterisini çok net bir biçide ifade eden Dersim söylencelerinden örnekler vermek istiyoruz. Tabii ki konumuzun çerçevesini aşmıyarak. Yani yılanlara hükmedilerek doğaüstü güç gösterisinde bulunmak.

 

Khurês’in Yılanı

Kamçı Yapması

 

                Çok yaygın bir söylence ve inançtır bu. Birçok variyantı vardır, Khurês’in yılanı bir kamçı olarak eline almasının. Bunlardan üç variyantı buraya örnek olarak alacağız.

  

I. Variyant– Bava Zeynel:

 

                “Khurês ayıya binip yılanı da eline alır. Kimisi de aslana bindiğini söyler. Muxındiye denen yerde de Bamasurların cetlerinden biri duvarın üstünde buna bakarmış. Bunun yanına hızla sürer. Kendi kendine ‘şimdi bu mahçup olur’ düşüncesinden hareketle, elindeki yılanla duvarı bir kere kamçılar. Duvar, üstündeki Bamasurla yürür. Şimdi buna “Dêsê Muxındiye” (Muxındiye Duvarı) demekteler. Hâlâ kalıntıları duruyor bu duvarın. Khurês’in yılanla vurduğu yerde yılanın izi de tabii.”

 

                Bava Zeynel’in anlattığı bu variyantta Dersim’in iki ünlü ocağının birbirleriyle rekabeti hemen göze çarpıyor. Bamasurların bundan alınmasına gerek yok. Bazen iki ayrı ocaktan erler değil, aynı ocaktan yakın akrabalar bile birbirleriyle rekabet etmekten geri durmuyorlar. Yukarıda aktardığımız “Ewliya Morê Şiay”de (Kara Yılan Evliyası) olduğu gibi.

 

II–Variyant– Hasan Efendi:

 

                Hasan Efendi ya da Dersimlilerin diliyle “Hesen Efendiyê Baskoye” adıyla nam salan bu şahsiyet Dersim çapında sevilip sayılır. Geçtiğimiz yıllarda onun Türkçe olarak kaleme aldığı bazı görüş ve şiirleri bir kitapda yayımlandı. Khurês’le ilgili bu söylenceyi Hasan Efendi şu dizelerle bizlere aktarıyor: 

 

“Hacı Kureyş idi lakabı

Mahmut Hayrani idi adı

 

Bindi bir aslana yılanı kamçı etti eline

Hacı Bektaşı görmek için geldi Rum iline

 

Hacı Bektaş gördü bir eren geliyor

Sedası dağı taşı deliyor

 

Keramete karşı keramet

Hemen gösterdi mucizei hikmet

 

Hacı Bektaş bindi yürüttü kara taşı

Musai Kazım’ın öz oğulları kardaşı”[vii]

 

III.Variyant– Bava Hesenê Kolu:

 

                Bava Hesen’in aktardığı bu variyantı, bir cem töreninde söylediği Zazaca ilahiden buraya aktarıyoruz. Bava Hesen, her ne kadar bu ilahide söz konusu söylenceden bahsederken yılanı bir kamçı olarak anmıyorsa da, onu tanıyan herkes bilir ki Bava Hesen de Khurês’i elinde yılanla tarif ederdi hep. İşte onun anlattığı variyant:

 

“Mekânın güzeldir  ağaçtır ağaç

Ağaçlar olmuş nar, nar

Budelayê Khureşi’den başka

kim zengi vurabilmiş yırtıcı aslana?”

 

                Dersim İnancı’ndaki bu söylencenin köklerini tarihin binlerce yıla varan derinliklerinde bulabiliyoruz. Yukarıda değindiğimiz gibi aslan ve yılan tanrı ve tanrıkralların sembolleridir. Bu hayvanlara hükmedenler ancak tanrılar olmuştur.

                Gılgamış, hem Sümer tanrıkrallarından ve hem de kendi adıyla anılan destanın başkahramanıdır. Gılgamış bir eliyle bir aslanı koltuğunun altında tutarken, diğer eliyle de bir yılanı kamçı gibi bulundurmaktadır. Gılgamış’ın tasviri böyle çiziliyor bize ulaşan tarihi eserlerde. Suriye ve Lübnan’ın sahil kesimlerinin mitolojilerinde (bugün ki İsrail’de) “Astarte” adındaki anatanrıça bir aslanın üstünde elinde bir yılanla ve Filistine yakın bölgelerde ise “Kadeş” adındaki anatanrıça yine bir aslanın üstünde ve her iki elinde birer yılanla tasvir ediliyor. Şimdi hangi gerekçeler ileriye sürerek Khurês’i bunlardan ayırabiliriz ki?

 

Bamasurlunun Yılanlarla

Ormandan Ağaç Çekmesi

 

                Taseniyeli Bamasurlar Muxındiye’den gelmedirler aslında. Bamasurların ceddi Muxındiye’den çıktıktan sonraki ilk durakları Jêle’dir deniyor. Ama kimileri de Zargovit olduğununda ısrar ederler. Her neyse, burada ağaç keserler. Bu ağaçları öküz yerine iki yılan koşup onlarla çekerler. Bamasurların ceddi “Durun, yılanlar ağaçları varsın çeksinler, nerede yorulup durarlarsa, orada kazmayı çalıp evimizin temelini atacağız!” der. Yılanlar ağaçları çeke çeka gelip bugün hâl⠓Bonê Taseniye” diye bilinen evin kalıntılarının olduğu yerde dururlar. Bamasurların ceddi de burayı mekân tutar.

 

Khal Ferat’ın Yılanlarla

Ormandan Ağaç Çekmesi

 

                Khal Ferat da Areyli aşiretinden bir zat. Khurêso Qıc’la (Küçük Khurês) aynı devirde yaşadığı bazı yaşlı Areyliler tarafından bize aktarıldı. Khurês’in kendisine rehberlik verdiği sanılır. Hızır’ın ikrar verdiği bir zatmış. Bir gün ormanda ağaç keser Khal Ferat, ev yapmak için. O da tıpkı Bamasurluların ceddi gibi öküz yerine tutup iki yılanı koşar ağaçlara. Khurês görür bunu yılanlarla ağaç çekerken. “Khal Ferat! sen bize kerametmi gösteriyorsun?” diye takılır. İtikatına güvenmektedir. “Haşa!” der Khal Ferat “yılanları ağaçlara ‘Ya Khurês!’ diyerek koştum!” Onun yaptığı bu evin kalıntıları duruyor hâlâ.

 

BİREYSEL KORUYUCU

VE KILAVUZ OLARAK YILAN

 

                Dersimli bava’ların yılandan başka kılvuzları da var. Örneğin kılavuzu kartal olan, kurt olan, masumu pak olan bavalar gibi. Masumu pak’ı bir yana bırakırsak, kartal, kurt ve yılanın kılavuzluğunu adlandırmakta zorlandığımızı sizlere paylaşmak istiyoruz. Bir an “koruyucu totem” mi demeliyiz, yoksa aşağıdaki söylencelerden okuyacağınız gibi “kılavuz” mu demeliyiz diye düşündük. Halk orada “kılavuz” diyordu. Sonra “kılavuz”da karar kıldık. Neticide bu tanım sözkonusu söylencelerin içeriğini değiştirmiyeceği gibi, dinbilimcilerin onları başka tanımlarla değerlendirmelerine de engel teşkil etmemektedir.

 

Dewrês Sıleman’ın

Kılavuzu Yılanlar

 

                Tornê Dewrês Dıli Bava Hesen:

 

                “Kızılbel civarında salgın hastalıklar artmış. Önceleri salgın hastalıklar türedi mi birbirlerine yaklaşmazlardı. Evin damlarına çıkıp bacadan içeriye seslenirlerdi. Dewrês Sıleman hastalanır. Bir Talibi dama çıkıp kendisine seslenir. Dewrês Sıleman da buna “Evlat! yarın sabah güneşin ışınları “Bono Pil”in (Büyük Evin) sırtına vurur ve evden bir çift yılan çıkıp (Yatıra doğru) gittikten sonra, gelin beni defnetmeye götürün artık!” der.

                Bunlar sabahı beklemişler. Güneşin ışınları evin sırtına vurmuş. Sonra evden bir çift yılan çıkıp gitmiş (Yatıra). Bunlar Dewrês Sıleman’ın öldüğünü anlamışlar. Gidip Pir’lerinin cenazesini hazırlayarak, bugün Yatır olarak bilinen yere defnederler.”

 

Dewrês Dıl’ın

Kılavuzu Yılanlar

 

                Tornê Dewrês Dıli Bava Hesen:

 

                “Kızılbel’de Dewrês Dıl’ın gelini gebeymiş. Artık sancıları tutar, doğumu yaklaşır. Tızvaz köyüne gelip, ebelik yapması için Bava Usen’in hanımını götürmek isterler. “Onun eli iyi gelir!” diye söylerler. Bava Usen’in hanımı gidip ebelik yapar. Kadın bir oğlan çocuğu doğurur. Ve bu yine evine döner. Üçüncü günü bir kömbe pişirip kızına seslenir,

–Gewa’m benim! Memesini yediğim! Misafirlerimiz gelecek, kimse evde yok. Sen şu kömbeyi alıp (Dıl) amcanın gelinini ziyarete git!

                Gewe kömbeyi alıp Kızılbel’e gider. Bu Kızılbel’in yanına varınca, kadınlar kendisine el sallıyarak,

–Korkma gel! köpekler malla birlikte gitti!

diye bağırırlar.

                Ana Sultan bunu alıp eve götürür.

                Bu eve gidince bakar ki Dewrês Dıl uyuyor. Bebeğin beşiği onun ayaklarının ucunda, bebeğin annesi de çocuğun yanında oturmaktaymış. Bunlar hoş beş edip, hal hatır sorarlar. Sonra Ana Sultan’la çocuğun annesi kalkıp işlerine bakmak için odadan çıkarlar. Kıza da,

– Gewe’ciğim! sen burda çocuğun yanında dur, biz birazdan geliriz!

derler.

                Gewe, gözlerini bir türlü Dewrês Dıl’dan ayıramaz. Uyanacak mı acaba diye merak içindedir. Bir de bakar ki onun yastığının altından bir çift yılan çıkar. Bunlar biraz gelir sonra geri yine yastığın altına çekilirler. Gewe’nin korkudan ödü kopar. Bu ayaklarını kaldırıp beşiğin üstüne koyar. Bakar ki o bir çift yılan yine çıktılar. Başlarını hafif çıkarıp yine geri çekilirler.

                Ana Sultan gelince bu,

–Gelin! ben burda durmak istemiyorum! korkuyorum ben!

der. O da,

–Neden korkuyorsun, niçin korkuyorsun Gewe’ciğim?

diye sorar. Gewe der ki,

–Amcanın başucundan bir çift yılan çıktı!

                Ana Sultan hafiften gülümseyerek şöyle der:

–Korkma! memesini yediğim! Onlar (yılanlar) onun kılavuzları! Sen masumu pak olduğundan sana görünmüş onlar!”

 

Pirê Moru’n

Kılavuzu Yılanlar

 

                Xalıka Gülizare:

 

                “Pirê Moru (Yılanların Piri) denen zata Bavaê Moru (Yılanların Bava’sı) da denir. Bu beraberinde yılan dolaştırırmış. Tercan tarafındandı bu. Kılavuzuymuş yılanlar bunun.”

 

MAL KORUYUCU VE RIZK

VERİCİ OLARAK YILAN

 

                Dersim İnancı’nın en temel özelliklerinden biri, “Wayırê Çei” dedikleri “Ev ve Aile Tanrısı”na yer vermesidir kuşkusuz. Bununla ilgili ayrıntılı bir yazı kaleme aldığımızı, konuyla bağlantısından ötürü ilgi duyanlara hatırlatmak isteriz. Ev ve Aile Tanrısı’nın Dersim İnancı’ndaki yerini belirlerken, onu, ev halkını kötülüklerden, kötü cin ve perilerden, hastalıklardan koruyan, rızkını veren, malını ve kısmetini arttıran ve nasibini koruyan bir tanrı olarak karakterize ettik. Yine Dersimlilerin, evlerde çıkan alaca yılanları bu tanrının üstüne saydıklarından kutsadıklarını, karışmadıklarını da belirtmiştik.

                Yazımızın bu bölümünde ise yılanlar yine koruyucu bir rolle karşımıza çıkıyor. Ya çeşitli maddi varlıklar yılana dönüşüyor, ya da koruyucu melekler insanlara yılan donunda gözüküyorlar.

                Birazdan okuyacağınız gibi yılanlar zorda kalan insana kurtarıcı olarak yetiştikleri gibi, onların mallarını koruyan ya da onlara rızk verenler olarak da karşımıza çıkmaktalar.

                Bu bölümün de bir önceki bölümle birlikte ele alınması belki de en doğru olandı. Bava’lırın bireysel kılavuzları, ya da “koruyucu totem de diyebilirmiyiz” diye sesli olarak düşündüğümüz kısımla çok iç içedir bizim burada anlattıklarımız. Ama bu inançla ilgili datayların çok net bir biçimde görülebilmesi için ayrı ayrı elealmayı daha uygun bulduk.

 

Ana Vilike’nin Örükleri Onu

Koruyan Yılanlara Dönüşüyor

 

                Burada bir de “Morê Çê Aliyê Mıstefay” (Aliyê Mıstefafy Ailesinin Yılanları) adıyla bilinen aile ve yılanlarına değinmek gerekir.

                Aliyê Mıstefay giller Merga Derge adıyla tanınan yerde oturlarmış. Bunların soyu taa Derıkê Masuku denen yerde mekan tutan Dewrês Eylas’a kadar uzanır. Ama Aliyê Mıstefay’ın Yatırı (Hewsê Aliyê Mıstefay) Merga Derge’dedir.

                Aliyê Mıstefay keramet sahibi bir ermiş. Ama onun yaşadığı devir çok kötüymüş. Eşkiyaların kimseye göz açtırmadığı bir zamanmış. Yolları keser, yerleşim yerlerine baskınlar düzenler ellerine ne geçtiyse alıp götürürlermiş.

                Aliyê Mıstefay’ın kızkardeşi varmış. Adı “Ana Vilike”dir. Ana Vilike’nin önünde boynuna taktığı gümüş bir gerdanlığı, altınları ve boncuklar varmış. Eşkiyalar bir gün bunun önünü kesip, onun boynuna taktığı bu değerli takıları almaya çalışmışlar. Ana Vilike bunlara yalvarır,

–Ne olur altınlarımı, gümüşlerimi almayın!.. Ben falan kişinin kızıyım... falan kişinin tornuyum...

der ama söz geçiremez. Bunlar el atıp takıları almaya yeltenince, Ana Vilike’nin örükleri birer yılan olup bunların ellerine saldırlar. O da eşkiyanın zulmünden böylelikle kurtulur.

                Dua ve dileklerde, beddualarda ya da Hak’ka yakarışta “Morê Çê Aliyê Mıstefay” (Aliyê Mıstefafy Ailesinin Yılanları) diye tanınan bu yılanları da zaman zaman anarlar.

 

Kızılbelli Khurêslilerin Otu

Ahırda Yılanlara Dönüşür

 

                Dursınê Khali (bir adı da Dursınê Muxtari’dir) atlı olarak Kızılbel’e gider. Önce kısrağını ahıra çeker. Ahırdaki ottan bir tutam kısrağına vermek isteyince, ot elinde yılan olur. Bir daha dener yine öyle... Bava Baqır ahıra gelip buna,

–Neden kısrağına ot vermiyorsun?

diye sorar.

                Dursınê Khali kendisine,

–Sizden destur olmayınca ben nasıl vereyim ki!

diye cevaplar. Bundan sonra ancak, atın önüne ot atabilir.

 

Tarlada Sahipsiz Bırakılan

Buğdayı Koruyan Yılan

 

                Bava Zeynel:

 

                “Quzveran köyüne doğru bir yerde, köylünün biri ekinini biçer. Buğday danelerini çıkarıp mühürledikten sonra tarlada bırakıp eve gelir. Hırsızlar bunu fırsat bilip buğdayı çalmaya giderler. Buğdayın üstünde top olup duran büyük bir yılan bunları buğdaya yaklaştırmaz.”

 

Dewrês Sıleman’ın Örkeni

Kocaman Bir Yılan Olur

 

                Bava Rıza:

 

                “Kızılbel’in beyi (ağası) Ağveran beyiymiş. Bir Türk’müş bu. Dewrês Sıleman’ın öküzü kendisini Kızılbel’de yere atınca, o da burada konaklamaya karar verir. Bey, Dewrês Sıleman’nın yardımıyla murada erer, hanımı gebe kalıp bir erkek çocuğu doğurur. Kendisine iyi haberler ulaşır. Bizzat kendi gözleriyle onun kerametlerini görürler. Böylelikle onların burda kalmasına Bey razı olur. Oturup Kızılbel’in icarını belirlerler. Bey der ki,

–Her yıl bir örken ve bir keçi!

                Dewrês Sıleman kabul eder.

                Bu bir gün beyin icarını talibi Sılemanê Ali’ye verip evine gönderir. Onlar da keçiyi götürüp ağıla korlar, örkeni de götürüp yüklüğün üstüne atarlar.

                Sonra bir ara evin hanımı içeriye gidip bir de bakar ki ne görsün, koskocoman bir yılan yüklüğün üstünde toplanmış bir vaziyette duruyor. Bunun gözleri yılana ilişince birden olduğu yere yıkılıverir.

–Hanım öldü!

diye söylenirler.

Herkes koşup buraya gelir. Kocaman bir yılanın yüklüğün üstünde toplu biçimde durduğunu kendi gözleriyle görürler.

–Bey’in evinde yılan türedi!

diye bir laftır alır gidir.

                Daha bu olay soğumadan bu kez de,

–Ağıl yanıyor! Ağıl dumandan görünmüyor!

diye bağırıp çağırlar.

                Bey, bunların sebebinin Dewrês Sıleman’ın verdiği örkenle keçi olduğundan şüphelenir. Tutup Sılemanê Ali’ye getirtir. Sılemanê Ali,

–Ne oldu? Nedir? Neyin nesidir?

diye sorar.

                Bunu içeriye götürerek yüklüğün üstündeki yılanı gösterirler. Bakar ki onların yılan dediği örkenin kendisi. Örkeni yüklükten aşağı indirerek,

–Siz bu örkene mi yılan diyorsunuz?.. Konkmayın yılan değil ki bu!..

diye yatıştırmaya çalışır. Bunlar Sılemanê Ali’yi ağıla götürerek, Dewrês Sıleman’ın verdiği keçinin boynuzlarının üstünde yanan iki mum gösterirler.

                Ağveran beyi örkeni Sılemanê Ali’ye verip, keçiyi de önüne katarak,

–Bak biraderim! Dewrês’in şu örkeniyle keçisin al, bir an önce götür buradan!

der.”

 

Mıtıli Bava Doğan’ın Yiyecek Unu

Kara Bir Yılanın Ağzından Akarmış

 

                Xalıka Gülizare:

 

                “Mıti’den tarafa bir Bava Doğan ailesi var. Bunlar Şex Hemedli ocağındandır.

Bu aile hiç ekin ekmemiş, reçberlik yapmamış ve harman savurmamıştır. Ama bunların evinde unları da eksilmezmiş. Unları, evin yanında içinde ziyaretin olduğu ayrı bir evdeymiş. Kilitliymiş burası. Burada, kara bir yılanın ağzından unları akarmış.

                Çocukları evlenmiş ama gelin halktan biriymiş, ocakzade değil yani. Unun aktığı yerden habersizmiş. Gelini büyük bir merak sarar. Bakar ki ne tarla ektikleri var bunların, ne harman çıkardıklar, ne de değirmene gittikleri; ama yine de unları bir türlü bitmek bilmiyor. Nereden çıkarıp getiriyorlar bunlar bu unu?

                Ve bir gün gidip gizlicene ziyaretin olduğu eve bakar ki, un kara bir yılanın ağzından akıyor. Gelinin görmesinden dolayı bu kerametin ardı kesiliyor ve orada bulunan unlar da kepeğe kuma dönüşüyorlar.

                Bu olaydan sonra civardaki halk, yılanın önündeki bu kepekli kumdan götürerek, hem “teberık” dedikleri evdeki kutsal maddelerin içine katarlar, hem de yoğurt mayası niyetine süte atmaya başlamışlar.”

 

GENEL OLARAK

HALK İNANCINDA YILAN

 

                Yazımızın bu son bölümünde Dersim’de yılana dair anlatılan kısa söylence, anlatı ve halk inançlarından bazılarına yer vermeye çalışacağız ki konu bir bütünlüğe kavuşsun.

 

                Xalıka Gülizare:

*Yılanın gömleğini süt kaynatırken altında yakarlar. Bununla yağın artacağına, nazar değmiyeceğine inanırlar.

*Yine yılanın gömleğiyle kadınlar saçlarını bağlarlar. Bununla da saçlarının uzuyacağına inanırlar.

*Bir sürünün çobanları malı güderken bir gün bir yer çatlağında iki yılan görürler. Bunlar bir değnek gibi uzun ve çatlakta uzanık haldelermiş. Çobanlar ellerindeki değnekle bunlara dürterler. Yılanlar hareket ederlerse de oldukları yerde dururlar. Bunları oldukları yerden çıkarmazlar bir türlü. İkinci gün yine gelip bunlara bakarlar ki, yılanlar bir ağaç gibi budak salmışlar. Durumu bava’lara bildirirler ve bava’lar gelip bunlara bakınca “Bunlar Ziyarettir!” derler. Sonra da hemen yanlarına oturup Hak’ka yakarırlar. Bu yakarış esnasında yılanların sır olup gittiği söylenir.

*Şahı Maran öldürülmüş ama yılanların bundan haberi yok. Eğer bunu bir bilseler dünyayı mahf ederler.

 

                Bava Dewrês:

*Bazı yılanlar evcildir. İnsana dokunmazlar. Bunlardan bazıları kazanda süt kaynatıldımı tavandan aşağıya süt içmek için sarkarlar.

*Bizim Khurêslilerden biri bir yılan öldürür. O gece bunu rüyüsında görür. Ve bu yaptığına çok pişman olur.

*Muso Xêğ (Deli Musa) iki yılanla konuşmaktaymış. “Git!” der, gidirler; “Dur!” der dururlar. Başlarını kaldırıp ona bakarlarmış. Oradan geçen iki kişi bununla karşılaşırlar. Buna,

–Musa! sen o yılanlara söyle yolumuzdan çekilsinler, biz kendimize Pülümür’e gideceğiz.

derler. Musa yılanlara,

–Bırakın onları, onlar yolcular, Pülümür’e gidecekler!

diye seslenir.

Yılanlar bunlara elleşmezler. Musa bu yolculara yılanları göstererek,

–Ben de bu arkadaşlarımla kendimize Pülümür’e geleceğiz!

diye artlarından söylenir.

 

Başkalarından derlediklerimiz:

*Eğer birinin nazarından korkuluyorsa ona “Arkandan yılan geçti!” denir ki nazarı değmesin.

 

*Hızır, bir ilaç yapar ve bunu bir saksağana verir der ki,

–Bu ilacı götürüp insanların üstüne serpiştir ki, artık uzun ömürlü olsunlar, çok erken yaşlanmasınlar!

Saksağan gelip bir çam ağacına konar. Ve Hızır’ın sözünde durmayarak, ilacı onun kulları yerine kendi başına serper. Bu arada ilaç ortalığa saçıldığından, bundan hem çam ağacı ve hem de ağacın altında bulunan bir yılan nasibini alır.

Bu nedenle insanların ömrü kısadır. Ama saksağanın, çam ağacının ve yılanın ömrü bir hayli uzun.

 

*Aynı söylencenin birçok variyantı var. Bunlardan birisini de Xalıka Gülizare anlattı. Bu anlatıda ilacı veren Hızır değil de Şahı Maran’dır (Saê Moru).

 

*(Kemerê Saê Moru) Şahı Maran Ziyareti:

Qırdım tarafında bir kayalıkta o kadar çok yılan var ki haddi hesabı yok bunların. Memedê Mıkaili bir gece rüyasında Şahı Maran’ın bu kayalıkta olduğunu görür. Sabah erkenden yaptığı ilk iş bir malını getirip bu kayalığın üstünde Şahı Maran’a kurban etmek olmuş. Yöre halkı bu kadar yılanın bu kayalığa toplanmasının nedenini Şahı Maran’ın burda olmasına bağlar. Dersim’deki ziyaretlerden biridir. Buradan geçtiklerinde kayaları öperek niyaz ederler.

 

*Balaban Deresi’nde bir evde alaca yılanlar çıkar. Cahilin biri kalkıp bu yılanı öldürür. Yılanı öldürdükleri gün, kurt mala saldırır ve içinden birini dahi sağ bırakmaz.

 

*Yılan öldürüldüğünde mutlaka yere gömülmelidir. Gün batmadan, karanlık olmadan yılanın ruhu bedeninden ayrılmaz. Yıldızlar çıkmadan yılan ölmüyor.

 

*Birbirlerine dolanan iki yılan görüldü mü bunlara karışılmaz. Bunların “müsahip olduklarına” inanırlar. Bazıları tutup bunların üstünü bir eşarpla örter ve bunlardan dileklerde bulunurlar. “Eğer böyle yaparsan tanrı ne dileğin varsa sana verir!” diye inanırlar.

 

*Bir yılan da var ki bunda elmas taşı bulunur. Buna “Moro Kor” (Kör Yılan) denir. Görmiyor bu. Elmas taşını yanına indirip akşam onun ışığında otlamaktadır. Bazıları yılandan bu taşı kapıp kaçarlar. Bu durumda bir ırmağın sularından karşı yakaya geçmeleri gerekir. Çünkü yılan suya sorduğunda, su buna “Ben görmedim!” diyor. Bir de yanlarında ateş külü olması gerekir. Külde elmas taşı ışık vermez de ondan.

 

*Bava Xıdır Almanya’da çalışarak memlekette kendine bir yapmış. Aliyê Makıli buna,

–Bize bir toklu kes de yiyelim!

der. Bava Xıdır buna der ki:

–Ben daha yeni ev yaptırdım. Param yok ki! Sana nereden para getirip toklu keseyim!

Aliyê Makıli buna kızıp,

–Evine yılanlar dolsun!

diye beddua eder.

Gerçekten de eve yılanlar dolar. Kurbanlar kesip Aliyê Makıli’ye yalvarırlar. Gönlü alınınca gelip,

–Çıkıp gidin!

diye yılanlara seslenir. Ve yılanlar evden çekilirler.

 

Çeviren: M.COMERD

 


 

*Kaynak kişilere dair bilgileri diğer yazılarımızda bulabilirsiniz.

[i]Tevrat, Çıkış (Musa’nın İkinci Kitabı), BAP 4’den itibaren.

[ii]GOTT İN DER STEİNZEİT, bild der wissenschaft 6/1992.

[iii]Homeros, İlyada, Can Yayınları, s.225, 77.

[iv]Nuri Dersimi, K.T.Dersim, Komkar Yayınları, s.29–30.

[v]Şah Hüseyin Bey’in ailesindendir.

[vi]Nuri Dersimi, a.g.e., s.95–98.

[vii]Hasan Efendi, Varlığın Doğuşu, Yay. Haz. Pir Sultan Özcan, s.2o9.